Yayıncılık dünyasında kimsenin yüksek sesle söylemediği ama herkesin içten içe bildiği tuhaf bir gerçek vardır: Kitaplar yazıldıkları anda doğmazlar. Bu düşünce kulağa romantik gelir, hatta edebiyat üzerine konuşulan uzun sohbetlerde sık sık tekrar edilir; sanki bir yazar gece yarısı masasının başına oturduğunda, kahve fincanlarının gölgesinde kelimeler ardı ardına dizildiğinde, bilgisayar ekranı paragraflarla dolduğunda ve bir dosya nihayet “son hâlini” aldığında kitap dünyaya gelmiş gibi düşünülür. Oysa gerçekte o anda ortaya çıkan şey çoğu zaman yalnızca bir metindir. Yoğun, sabırlı, kimi zaman inatçı bir metin. Ama hâlâ kitap değildir.
Kitap biraz daha sonra, çok daha sessiz sedasız bir anda ortaya çıkar.
Bu an genellikle dramatik değildir. Kimse alkışlamaz. Bir tören yapılmaz. Yayınevinin koridorlarında müzik çalmaz. Çoğu zaman sıradan bir öğleden sonra yaşanır. Pencereden gelen ışık bilgisayar ekranına vurur. Ofiste bir yerde yazıcı kısa bir gürültü çıkarır. Editör başka bir dosyanın dipnotlarıyla uğraşmaktadır. Tasarımcı kahvesinden küçük bir yudum alır. Masaüstünde bekleyen bir klasör açılır.
Ve o dosya nihayet sayfa tasarım programına taşınır.
Dosyanın içinde yüzlerce cümle vardır. Paragraflar vardır. Dipnotlar vardır. Bölüm başlıkları vardır. İlk bakışta her şey tamamlanmış gibi görünür. Fakat yayınevinde çalışan herkesin sezgisel olarak bildiği bir şey vardır: Bu metin henüz dünyaya çıkmaya hazır değildir. Çünkü kelimeler yazılmış olabilir ama kelimeler henüz bir mekâna sahip değildir.
Kitap dediğimiz şey aslında yalnızca yazılmış düşüncelerin toplamı değildir. Kitap aynı zamanda bir mekândır. Kelimelerin yaşayacağı bir yüzeydir. Cümlelerin nefes alacağı boşlukların kurulduğu küçük bir mimaridir.
İşte sayfa tasarımı tam olarak burada başlar.
Bu iş ilk bakışta teknik gibi görünür. Program açılır, sayfa ölçüsü belirlenir, font seçilir, satırlar hizalanır. Fakat işin içine biraz daha yakından bakıldığında sayfa tasarımının tuhaf biçimde mimarlığa benzediği görülür. Tasarımcı aslında görünmeyen bir şehir kurar. Ortada gerçek duvarlar yoktur ama cümlelerin yürüyeceği sokaklar vardır. Başlıkların duracağı meydanlar vardır. Dipnotların çekildiği dar arka sokaklar vardır. Paragrafların soluklandığı geniş alanlar vardır.
Ve bütün bu şehir tek bir şeyden doğar.
Boş sayfadan.
Boş sayfa yayıncılık dünyasının en rahatsız edici ama en verimli nesnelerinden biridir. Çünkü boşluk insan zihnini huzursuz eder. İnsan boşluğu gördüğünde onu doldurmak ister. Ama iyi bir tasarımcı boşluğu hemen doldurmaz. Önce ona bakar. Çünkü boşluk aslında sayfanın gizli mimarisidir.
Bir paragraf burada yaşayabilir.
Başlık biraz yukarı çıkabilir.
Satırlar biraz daralabilir.
Dipnotlar aşağı doğru akabilir.
Ve birkaç dakika sonra o beyaz yüzey bir haritaya dönüşmeye başlar.
Çünkü kitap aslında küçük bir şehir gibidir. Bir şehirde nasıl dar sokaklar, geniş meydanlar, ani dönüşler ve beklenmedik geçitler varsa, bir kitapta da aynı şeyler vardır. Bazı cümleler dar sokaklar gibi hızlı geçilir. Bazı paragraflar geniş meydanlar gibi düşünceyi biraz oyalar. Dipnotlar çoğu zaman o şehrin arka mahalleleridir; ana metnin gürültüsünden uzakta, kendi küçük fikir evlerini kurarlar.
Sayfa tasarımcısı bu şehrin mimarıdır ama garip bir mimardır. Çünkü yaptığı iş fark edilmemelidir. Okur sayfaya baktığında tasarımı görmemelidir. Sadece metnin rahat aktığını hissetmelidir. Bu yüzden sayfa tasarımının en büyük başarısı çoğu zaman görünmez olmasıdır.
Bu süreçte ilk büyük karar sayfanın ölçüsüdür. Teknik gibi görünen bu karar aslında metnin psikolojisini bile değiştirir. Çünkü sayfa ölçüsü kitabın bedenidir. Dar sayfalar cümleleri sıkıştırır, düşünceyi yoğunlaştırır. Geniş sayfalar ise metne yürüyüş alanı verir. Bazı metinler dar sayfalarda konuşur. Bazıları geniş sayfalarda nefes alır.
Sonra kenar boşlukları belirlenir ve yayıncılığın en ironik gerçeklerinden biri ortaya çıkar: bir kitabın en önemli unsurlarından biri boşluktur. Sayfanın üstünde, altında, içinde ve dışında duran o görünmez alanlar aslında kelimelerin nefesidir. Eğer boşluk yanlış kurulursa metin sıkışır. Okur bunu hemen hisseder. Göz yorulur. Okuma ağırlaşır.
Ama boşluk doğru kurulduğunda sayfa görünmez bir rahatlık kazanır.
Ardından satır uzunluğu belirlenir. Okuma dediğimiz şey aslında gözün sayfa üzerinde yaptığı küçük hareketlerin toplamıdır. Göz satır boyunca ilerler, sonra aşağı atlar, sonra tekrar ilerler. Bu hareket yüzlerce sayfa boyunca tekrar eder. Eğer satırlar çok uzunsa göz yorulur. Eğer çok kısaysa ritim kırılır. Bu yüzden sayfa tasarımı biraz da görünmez bir okuma koreografisidir.
Sonra font seçimi gelir ve bu aşama yayınevlerinde beklenmedik derecede ciddi tartışmalar doğurabilir. Çünkü font yalnızca harf değildir. Font bir karakterdir. Bazıları akademik bir disiplin taşır. Bazıları modern bir sadelikle konuşur. Bazıları eski bir kütüphanenin raflarından çıkmış gibi tarih kokar.
Font seçildikten sonra punto belirlenir. Ardından satır aralığı ayarlanır. Okur bu kararların hiçbirini bilinçli olarak fark etmez ama bütün okuma deneyimi bu küçük kararların üzerine kurulur.
Ve yavaş yavaş sayfa bir yüzey olmaktan çıkar.
Bir düzen hâline gelir.
Bir ritim kazanır.
Paragraflar yerleşir.
Başlıklar yükselir.
Dipnotlar sayfanın altına iner.
Sayfa numaraları köşelerde belirir.
Sonra bir gün yayınevinde ilk PDF açılır.
Genellikle kısa bir sessizlik olur.
Çünkü Word dosyasındaki metin ile tasarlanmış sayfa arasında görünmez ama güçlü bir fark vardır. Aynı kelimeler. Aynı cümleler. Ama artık başka bir şey vardır.
Bir denge.
Bir ritim.
Bir mekân.
Ve o anda herkes aynı şeyi fark eder.
Bu artık yalnızca bir metin değildir.
Bu bir kitaptır.
Yayıncılık dünyasının en ironik taraflarından biri de şudur: Okurlar kitabın kelimelerini konuşur, ama kitabı gerçekten okunabilir kılan şey çoğu zaman kelimelerin kendisi değil, kelimelerin etrafındaki boşluklardır.
Yani bazen bir kitabın kaderi yazıyla değil, boşlukla yazılır.
Ve bütün o hikâye çoğu zaman çok sıradan bir sahneyle başlar.
Bir yayınevinde bir bilgisayar açılır.
Ekranda boş bir sayfa belirir.
Ve o boşluk, yavaş yavaş, bir kitaba dönüşür.
